Otizm tanıları neden artıyor?

Yeni bir çalışma, otizm spektrum bozukluğunun yıllar içinde geçirdiği değişimi ve özellikle ergenlik ile yetişkinlik döneminde konulan tanıların artışını mercek altına aldı. Otizm spektrum bozukluğu (OSB), son yıllarda giderek daha fazla kişinin tanı aldığı nörogelişimsel durumların başında geliyor. Ancak otizm tanılarındaki belirgin artış, beraberinde önemli bir tartışmayı da gündeme getiriyor: Otizm spektrumu zaman içinde gereğinden fazla mı genişledi?

Habere göre, Cambridge University Press tarafından 4 Ağustos 2026’da Psychological Medicine dergisinde yayımlanan bir editoryal çalışmada, otizm kavramının 1940’lı yıllardan bu yana geçirdiği değişimler ve bunun tanı süreçlerine olası etkileri ele alındı. Çalışmanın yazarı Uta Frith, günümüzde otizm spektrumunun oldukça heterojen bir yapıya dönüştüğünü ve tanı kriterlerindeki değişikliklerin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Otizm tanısının sınırları yıllar içinde genişledi

Otizm, 1980 yılında Amerikan Psikiyatri Birliği’nin DSM-III sınıflandırmasında ayrı bir tanı kategorisi olarak yer aldı. Daha sonraki yıllarda tanı kriterleri önemli ölçüde değişti.

1994 yılında DSM-IV ile Asperger bozukluğu ayrı bir kategori olarak tanımlandı. 2013 yılında yayımlanan DSM-5 ile ise farklı otizm tanıları tek bir başlık altında, otizm spektrum bozukluğu olarak birleştirildi.

Günümüzde tanı, farklı yaş ve bilişsel düzeylerdeki kişiler için kullanılabiliyor. Sosyal iletişimde kalıcı güçlüklerin yanı sıra tekrarlayıcı davranışlar, sınırlı ilgi alanları ve duyusal uyaranlara aşırı ya da düşük tepki verme gibi özellikler değerlendirmeye alınıyor. Ayrıca belirtilerin geçmişte yaşanmış olduğuna ilişkin güvenilir bildirimler de tanı sürecinde dikkate alınabiliyor.

Bu değişikliklerin önemli bir sonucu ise tanı eşiğinin zaman içinde düşmesi olarak değerlendiriliyor.

Otizm tanılarındaki artış dikkat çekiyor

Otizm prevalansındaki yükselişin yalnızca farkındalığın artmasıyla açıklanamayabileceği belirtiliyor.

Çalışmada aktarılan verilere göre, İngiltere’de 1960’lı yıllarda yapılan ilk toplum araştırmalarında otizm prevalansı 10 bin çocukta yaklaşık 4 olarak tahmin edilmişti. Daha yeni verilerde ise Birleşik Krallık’taki okul çocuklarında bu oran 57 çocukta 1 düzeyine ulaşıyor.

Bu, yaklaşık 44 katlık bir artış anlamına geliyor. Ancak yazar, artışın tüm otizm spektrumunda aynı şekilde gerçekleşmediğine dikkat çekiyor. Özellikle ergenlik ve yetişkinlik döneminde tanı alan kişilerdeki artış dikkat çekici bulunuyor.

Geç yaşta tanı alanlarla çocuklukta tanı alanlar aynı mı?

Makalenin en dikkat çekici noktalarından biri, çocukluk döneminde tanı alan kişiler ile ergenlik veya yetişkinlik döneminde tanı alan kişiler arasında belirgin farklılıklar bulunabileceği iddiası.

Çalışmada aktarılan araştırmalara göre, erken ve geç tanı grupları yalnızca davranış özellikleri açısından değil, genetik özellikleri bakımından da birbirlerinden ayrışabiliyor.

Çocuklukta tanı alan grupta sosyal iletişim güçlükleri ve tekrarlayıcı davranışlarla ilişkili genetik göstergeler daha belirgin bulunurken, daha geç tanı alan grupta DEHB, majör depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) ile daha güçlü genetik ilişkiler bildirildi. Yazar, bu bulguların bazı geç tanı vakalarında yanlış sınıflandırma olasılığının araştırılması gerektiğine işaret ettiğini belirtiyor.

Kadınlarda geç yaşta otizm tanıları neden artıyor?

Çalışmada kadınlarla ilgili dikkat çekici bir başka bulgu da yer alıyor.

Erken yaşta tanı alanlarda erkeklerin sayısı kadınlardan belirgin biçimde fazla olurken, 15 yaşından sonra tanı alan gruplarda kadın ve erkek oranının birbirine yaklaştığı bildiriliyor.

Yaygın açıklamalardan biri, kız çocukları ve kadınların otizm belirtilerini daha iyi maskeleyebildiği ve bu nedenle daha geç tanı aldığı yönünde.

Ancak Uta Frith, bunun tek açıklama olmayabileceğini ve geç yaşta tanı alan bazı kişilerin farklı psikiyatrik veya nörogelişimsel kategorilere dahil olabileceklerinin de araştırılması gerektiğini savunuyor.

Sosyal medya ve kendi kendine tanı tartışması

Makale, internet ve sosyal medyanın otizm kavramının toplumdaki yaygınlığını artırdığına da dikkat çekiyor.

İnternette bulunan çeşitli testler ve sosyal medya paylaşımları, insanların kendi yaşantılarını otizm belirtileriyle karşılaştırmasını kolaylaştırıyor. Bu durum bazı kişiler için daha önce fark edilmeyen güçlüklerin anlaşılmasına yardımcı olabilirken, yalnızca öz bildirimlere dayanarak yapılan değerlendirmelerin yanlış tanı riskini de beraberinde getirebileceği belirtiliyor.

Yazar, sosyal medyada yayılan otizm anlatılarının hem doğru bilgileri hem de yanlış veya eksik bilgileri yayabileceğine dikkat çekiyor.

Bu nedenle internet üzerindeki testlerin veya sosyal medya içeriklerinin profesyonel değerlendirme yerine geçemeyeceği vurgulanıyor.

“Maskeleme” kavramı da tartışmanın merkezinde

Otizm alanında son yıllarda sık kullanılan kavramlardan biri masking (maskeleme).

Maskeleme, kişinin sosyal çevreye uyum sağlamak amacıyla yaşadığı güçlükleri gizlemesi veya sosyal davranışlarını bilinçli biçimde değiştirmesi anlamında kullanılıyor.

Çalışmada ise maskeleme kavramının tanı sürecinde nasıl kullanıldığı sorgulanıyor. Çünkü belirtilerin dışarıdan görülmemesinin her zaman otizme bağlı maskeleme anlamına gelmeyebileceği, sosyal uyum sağlama ve davranışlarını kontrol etme çabasının başka psikolojik durumlarda da görülebileceği belirtiliyor.

Nöroçeşitlilik yaklaşımı yeni bir tartışma başlattı

Otizm konusunda son yıllarda nöroçeşitlilik yaklaşımı da giderek daha fazla önem kazandı.

Bu yaklaşım, otizmi yalnızca bir hastalık veya engellilik olarak değil, insan beynindeki farklılıkların bir parçası olarak değerlendirmeyi ve toplumun farklı ihtiyaçlara uyum sağlamasını savunuyor.

Makale, bu yaklaşımın damgalanmayı azaltmak ve otistik bireylerin güçlü yönlerini görünür kılmak açısından önemli olduğunu kabul ediyor. Ancak otizmin tek bir çatı altında çok farklı özelliklere sahip kişileri barındırmasının klinik açıdan yeni sorunlar oluşturabileceği ileri sürülüyor.

Eşlik eden psikiyatrik sorunlar tanıyı daha karmaşık hale getiriyor

Otizm tanısı alan kişilerde anksiyete, duygu durum bozuklukları, uyku sorunları ve zihinsel yetersizlik gibi başka durumların da görülmesi oldukça yaygın.

Çalışmada aktarılan geniş kapsamlı bir veri setinde otistik bireylerin yüzde 74’ünün en az bir eşlik eden sağlık sorununa sahip olduğu bildiriliyor.

Ancak bu eşlik eden durumların erken ve geç tanı alan gruplarda aynı oranda görülmediği belirtiliyor. Özellikle yetişkinlik döneminde tanı alan kişilerde anksiyete ve duygu durum bozukluklarının daha sık görüldüğüne ilişkin araştırmalar bulunuyor.

Bu nedenle bazı uzmanlara göre, otizm tanısının yanında kişinin yaşadığı diğer sorunların da ayrıntılı biçimde değerlendirilmesi gerekiyor.

Uzmanlardan “daha hassas tanı” çağrısı

Makalenin temel mesajı, otizmin gerçek olmadığı yönünde değil. Aksine, otizm tanısının klinik anlamının daha hassas biçimde korunması gerektiği savunuluyor.

Uta Frith, tanı kriterlerinin çok geniş yorumlanmasının sosyal güçlük, kaygı veya duyusal hassasiyet gibi farklı sorunların aynı tanı başlığı altında toplanmasına yol açabileceğini belirtiyor. Bu durumun hem yanlış tanı riskini artırabileceği hem de gerçekten ağır destek ihtiyacı olan bireylerin gözden kaçmasına neden olabileceği ifade ediliyor.

Yazara göre gelecekte daha ayrıntılı değerlendirme, doğrudan gözlem ve tanıyı desteklemeyen bulguların da dikkatle incelenmesi gerekiyor.

Otizm tanısı alan herkes aynı desteğe ihtiyaç duymuyor

Çalışmanın önemli sonuçlarından biri de şu: Otizm spektrumunda yer alan kişilerin ihtiyaçları birbirinden çok farklı olabilir.

Geç yaşta tanı alan kişilerde kaygı, depresyon, sosyal stres veya duyusal sorunlara yönelik destekler öne çıkabilirken, çocukluk döneminden itibaren belirgin gelişimsel ve iletişimsel güçlükleri bulunan bireylerin ihtiyaçları çok daha farklı olabilir.

Bu nedenle gelecekte tek bir geniş tanı kategorisi yerine daha hassas alt grupların tanımlanmasının, kişiye özel desteklerin planlanmasına yardımcı olabileceği öne sürülüyor.

Sonuç

Otizm tanılarındaki artış, tek başına “yanlış tanıların arttığı” anlamına gelmiyor. Farkındalığın yükselmesi, daha önce tanı alamayan kişilerin sağlık sistemine ulaşması ve tanı kriterlerinin değişmesi de bu artışta rol oynayabilir.

Ancak yeni çalışma, özellikle ergenlik ve yetişkinlik döneminde konulan otizm tanılarının daha ayrıntılı incelenmesi gerektiğini savunuyor.

Buradaki temel tartışma, otizmin var olup olmadığı değil; çok farklı özelliklere sahip bireylerin tek bir spektrum içerisinde değerlendirilmesinin klinik açıdan ne kadar doğru ve yararlı olduğu.

Bu nedenle araştırmacı, geleceğin daha hassas tanı yöntemleri ve kişilerin gerçek ihtiyaçlarına göre şekillenen bireyselleştirilmiş desteklerden geçmesi gerektiğini vurguluyor.

Kaynak: Psychological Medicine, Cambridge University Press, 4 Ağustos 2026 — Uta Frith, “Autism spectrum disorder: has it lost its meaning and is it leading to misdiagnosis?”

 

(Visited 6 times, 6 visits today)